everybody lies
 
 
yeşil olmak

23 nisan törenlerinin yaklaştığı ve öğretmenin törende görev alacak öğrencileri seçtiği gündü. çeşit çeşit halk oyunlarından ve korodan kurtulsam da şiir okuma grubuna katılmak zorunda bırakılmıştım. altı kıtalık şiiri üç kişi okuyacaktık: kadir, züleyha ve ben. öğretmenimiz “siyah pantalon, siyah yelek, siyah papyon ve beyaz gömlek giyin” demişti.

koşa koşa eve geldim ve anneme durumu bildirdim. annem; çeşitli zamanlarda türlü türlü kıyafetler dikerdi bize, çok özel tasarımlarını da bizim üzerimizde denerdi hep. o sıralarda “yeşil” bir tema üzerinde çalışıyordu. anneme 23 nisan töreninde şiir okuyacağımı ve siyah kıyafetlere ihtiyacım olduğunu söyledim. fakat annem, yeşil pantalon ve yeşil yeleğin hazır olduğunu, yeşil papyonla da kreasyonu tamamlayabileceğini, siyah kıyafete ne gerek olduğunu söyledi. ben; her ne kadar öğretmemizin siyah kıyafet istediğini vurgulasam da öğretmeni arayarak yeşil üzerindeki ısrarını bildirdi ve onu da ikna etti. çaresiz kabul ettim.

annem, asıl sürprizi tören günü sabahında, yeleğin üzerine diktiği püsküllerle yapmıştı. en çok da o yeşil ayakkabıları nereden bulduğunu merak etmiştim. okulun bahçesine gittiğimde züleyha ve kadir’le karşılaştım. önce garipsediler, gülecek gibi oldular ama gülmelerine fırsat vermedim. şiiri bir kaç defa daha tekrarladık. bir kıta kadir, bir kıta züleyha, bir kıta ben okuyacaktım. sonra aynı sıra ile birer kıta daha okuyup şiiri bitirecektik. provalarımızda gayet iyiydik, hiç aksamadan şakır şakır okuyorduk şiirimizi. tek sorun benim yeşil olmamdı.

tören başladığında okulun içinde sıramızın gelmesini bekliyorduk. halk oyunlarının, daha sonra da “helvacı helva” oyununun sesi geliyordu dışarıdan. fakat daha sonraki oyunun şarkısını duymam benim için hiç iyi olmamıştı. diğer sınıfın öğrencilerinin “aman ördek yeşil yeşil ördek” oyunu başlamıştı. kafamı uzatıp baktığımda onların bile yeşil olmadığını görmüştüm. “yeşil” kelimesini her duyduğumda, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. her şey tamamdı da şimdi bu “yeşil ördek” oyunu da nereden çıkmıştı. bir anda psikolojim alt üst oldu. “ne yapsam da şiir okumaktan kurtulsam” diye düşünmeye başladım. “yalandan bayılmış gibi yapsam, hatta ölü taklidi mi yapsam acaba? ya da yeşil yeleğin püsküllerini birbirine bağlayıp intihar mı etsem” diye içimden geçirirken; “şimdi de 2-c sınıfı öğrencilerinden 23 nisan şiirini dinliyoruz” anonsunu duyduk. artık çok geçti, geri dönüş yoktu. “aman ördek yeşil yeşil ördek” oyununun hemen ardından şiirimizi okumak üzere yerimizi almıştık.

çok heyecanlıydım ama heyecanım; ilk defa bu kadar kalabalık karşısına çıktığım için değil, yeşil olduğum içindi. çünkü herkesin gözü bendeydi. kadir siyah, züleyha siyah ama ben yeşildim. hatta okulun bahçesindeki tek “yeşil” bendim. o anda benim için hayat durmuştu. hiç kimseyi duyamıyordum, kulağımdaki hafif çınlama eşliğinde karşımdaki insanları süzüyordum. kadir ilk kıtayı okuyarak şiire başladığında kulağımdaki çınlama geçti. ikinci kıtayı züleyha, üçüncüyü de ben okudum. ne olduysa kadir’in dördüncü kıtayı okumasından sonra oldu. sanki herkes parmağıyla beni göstererek “ahahaha yeşil çocuğa bak” der gibiydi. bir anda zaman durdu benim için, kulağımdaki çınlama tekrar başladı ve beşinci kıtayı züleyha okuması gerekirken araya daldım, ben okudum. ağır çekimde; önce züleyha’yla sonra da kadir’le göz göze geldik. züleyha’ya altıncı kıta kalmıştı ama o kendini beşinciye hazırladığı için bir anda durakladı. çaktırmadan sufle verdim ve ilk mısrayı okuttum ama sonra yine durakladı. ikinci mısrayı fısıldayamazdım çünkü bütün okul bizi seyrediyordu. züleyha son kıtanın ikinci mısrasında kalakalmıştı. sunucu öğrenci araya girdi ve “2-c sınıfına bu güzel şiiri için çok teşekkür ediyoruz” dedi. koşarak içeri girdiğimizde züleyha ağlamaya başladı. o sırada öğretmen yanımıza geldi. züleyha her ne kadar “öğretmenim uğur benim okumam gereken yeri okudu, onun yüzünden şaşırdım” falan dediyse de kadir’le birlik olduk ve suçu züleyha’nın üstüne attık. artık hem suçlu, hem güçlü hem de yeşildim.

öğretmen ona kızmasa da züleyha bu duruma çok bozulmuştu. hatta ilkokul hayatımız boyunca benimle hiç konuşmadı. “varsın züleyha beni kötü bilsin” dedim kendi kendime. ona ya da herhangi birine, herkes siyah iken yeşil olmanın nasıl bir duygu olduğunu açıklayamazdım. açıklayamazdım çünkü, kendim de anlayamamıştım. “belki de, annem bana hayatımız boyunca hepimizin istediği o ‘farklı olmak’ duygusunu, beni yeşil yaparak yaşatmak istemişti. ama ben bunu bir avantaj olarak görememiş, kendi aleyhimde kullanmıştım” gibi bir çok teori ürettiysem de, gerçekte “yeşil olmak” kavramının ne anlama geldiğini hiçbir zaman anlayamadım.

özet: 8 yaşındaysanız ve yeşilseniz hayat çok zor olabilir.

uğur tosun

esmer rus

güneş ışınlarının yeryüzüne en dik açıyla temas ettiği bir saatteydik. şezlonga uzanmış, plajdaki rusları “bi-sana bi-bana” yöntemiyle paylaşıyorduk tolga’yla. her taraf turist kaynıyordu. maden bulmuş gibiydik. bir yandan kitap okur gibi yaparken bir yandan da ‘en çabuk nasıl bronzlaşarız’ı planlıyorduk. halk arasında “amele yanığı” adıyla bilinen tenimizdeki dengesiz renk tonlarından ne kadar çabuk kurtulursak o kadar iyiydi. hiç faktörsüz kakao yağı bunun için biçilmiş kaftandı.

keyfimize diyecek yoktu. hatta; 
“-sana ceren’in selamı var. -hangi ceren? -tenceren zuhahaha” şeklinde esprinin dibine dibine vuruyorduk ki, akşam otelin lobisinde rastladığımız 28-30 yaşlarındaki, ayak bileğinde dövmesi olan “esmer rus” plaja iştirak etmişti. ama tolga henüz farketmemişti onu çünkü benim görüş alanımdaydı. aslında o esmer rus, tolga’nın hakkıydı çünkü onu ilk o görmüştü. ”ilk gören kızı kapar” şeklinde protokol imzalamıştık kendi aramızda. ama ben daha ilk günden çakallık peşindeydim. kakao yağını iyice sürüp sıvadıktan sonra esmer rus hatunla hafiften göz temasına geçmiştim bile. hatta tolga’nın denize girmesini bekliyordum ki esmer rus birden ayağa kalktı, gölgenin yönünü değiştirmek için şemsiyeyi yerinden çıkardı ama tekrar kuma saplayamadı. ortalıkta şemsiyeci abi de yoktu. 2-3 dakika kadar uğraştı. sonra bana doğru bakarak hafif bir gülücük attı ve şemsiyeyi gösterdi. etrafıma baktım, tolga’yla benden başka erkek yoktu o yönde. ağır çekimde güneş gözlüğümü çıkardıktan sonra “ben mi? ben mi?” diye işaret ettim, “davay davay” diyerek onayladı. tolga “kimle konuşuyosun lan sen” falan gibi bir şeyler söylüyordu ama ben o sırada dünyayla iletişimimi kesmiştim bile. rus beni çağırıyordu.. sevgilimin kollarına atlamak üzere hemen ayağa kalktım. kalkarken dizim sehpaya çarptı ve kapağı açık olan kakao yağını kuma döktüm. tolga’dan ağza hiç yakışmayacak sözler çıkmaya başlamıştı. ben ise; terlik giymeye bile fırsat bulamadan sıcak kumlarda seker adımlarla yârime doğru ilerlemeye başlamıştım.

ben ona ’haay’ diyecektim o da bana ‘hello’ falan diyecekti. sonra güçlü kollarımla kocaman şemsiyeyi çocuk oyuncağıymış gibi yere sapladıktan sonra herkül bakışımı atarak kızı tavlayacaktım. ingilizce teşekkür edecekti bana. ben de ona “bişey değil” diyecektim. sonra ben ona “akşam diskoya gidelim mi” demeye çalışacaktım çat-pat ingilizcem ve tarzancamla, eğer anlarsa  “neden olmasın?” demesi kaçınılmaz olacaktı. bu kısa tanışma faslından sonra akşam görüşmek üzere vedalaşacaktık. akşam yemeğinden sonra en sevdiğim gömleği ve pantalonu giyecek, ‘dipi’den aldığım ve türk kızlarının yüzde doksanının hayran kaldığı ’van milyın’ şişesinin yarısını üzerime boşaltacak, klasik dağınık saç modelimi mat vaksla daha da dağınıklaştırarak, sevdiceğimin başını döndürmek için tamamen hazır olacaktım. otelin bahçesinde buluştuğumuzda; önce giydiği eteğin çok kısa olduğunu, biz türk erkeklerinin kıskanç olduğunu vurgulayacak sonra da elinden tutarak alanya’nın en güzel diskosuna götürerek çılgınlar gibi dans edecektik. otele döndüğümüzde ise, “tatlı aşk” ile güzel bir final yapacaktık. bütün bunlar olurken kadim dostum tolga da, geceyi şezlongda götü donarak geçirecek, benim vicdanım ise zerre sızlamayacaktı.

sıcak kumların üzerindeki on adımda bütün bunları planlarken ben, kızın yanına ulaştığımda “haay-hey” şeklinde selamlaştık. elektrik almış gibiydi benden. sanırım ben de elektrik almaya başlamıştım ki ayaklarımın altı epey ısınmaya başlamıştı. şemsiyeyi saplayacağım yeri gösterdi bana. kakao yağından dolayı ellerim “vıcık vıcık” olduğundan birinci denemede başarılı olamadım, hatta az kalsın şemsiyeyi kızın ayağına saplıyordum. kum, kum değildi de betondu sanki. ikinci denemede de başarılı olamadım. her geçen saniye ayaklarımın altı daha çok ısınıyordu. üçüncü kez denemek için şemsiyeyi kaldırdım ama ayaklarımdaki sıcaklık o kadar artmıştı ki şemsiyeyi yere saplayamadan dizlerimin üstüne çöktüm. ama bu defa da dizlerim yanmaya başladı, kumların üstünde deli gibi yuvarlanıyordum. şemsiyeyi yere fırlattığım gibi denize koştum. ben denizdeyken şemsiyeci abi gelip kızın şemsiyesini düzeltti.  

bütün planlarım denize düşmüştü. 30 saniye içinde her şey tersine dönemezdi, rüya falan olmalıydı bu yaşadıklarım. nolmuştu da böyle olmuştu? nerde hata yapmıştım bilmiyorum. tatilin ilk gününde, çektiğim ilk şut taça gitmiş, esmer rus’a rezil olmuştum. denizden çıkıp tolga’nın yanına gittiğimde, gülmekten karnına ağrılar girmişti şerefsizin. yaklaşık 10 dakika hiçbir şey söylemeden oturduk.

- ”oğlum o kızı sana ayarlıycaktım lan” dedim.

- “sekter lan” dedi..

uğur tosun

apartman toplantısı

saat 6’da işten çıkmış eve dönüyordum. apartmandan içeri girdiğimde panoda asılı duran yazı dikkatimi çekti ama o kadar yorgundum ki okumadan hızla geçtim. ayrıca apartmanın sorunlarından bananeydi. tek derdim o kadar merdiveni nasıl çıkacağımdı. zile bastığımda kapıyı açan yoktu. “nerdeydi bizimkiler?” diye düşünmektense anahtarımla kapıyı açıp içeri girdim.

hemen telefona sarıldım. “nerdesiniz?” sorusuna “biz çerkezköy’e gittik annenle, dolapta yemek var ısıtır yersin, 2 gün sonra döneriz” dedi babam. “şu koltuğa biraz uzanayım da sonra ısıtır yerim yemeğimi” derken çoktan sızmıştım bile. aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama zilin sesine uyandım. aslında beni uyandıran sadece kapının zili değildi, kapıyı çalan kişinin bastonuyla da çelik kapıya vurmasıydı.

kapıyı açtığımda “merhabaaa” diyen ses; hemen üst katımızda oturan, gerçek adını hiçbir zaman öğrenemediğim “dede” lakaplı,  haftanın yedi günü “televizyonumuz bozuldu” diyerek beni çağıran, yukarı çıktığımda fişinin takılı olmadığı gibi sorunlarla karşılaştığım, her gördüğünde de “okuyon mu sen, kaça gidiyon?” diye soran, geçmişinde pehlivan olduğunu iddia eden ki her “merhabaaa” deyip elimi sıktığında bu iddianın gerçek olduğuna biraz daha inandığım, seksendört yaşındaki kore gazisi, tonton mu tonton “dede”mizden başkası değildi. ama dede bu defa televizyonu için gelmemişti. “baban evde yok mu?” diye sordu. çerkezköy’e gittiğini söyledim. “apartman toplantısı var, ben gidemiyom vekaletimi babana veriyom” dedi ve gitti. hemen babamı aradım ve apartman toplantısı olduğundan bahsettim. babam da toplantıya benim gitmemi söyledi. ben ne kadar gitmemin imkansız olduğunu, apartman toplantısından ne anlayacağımı söylediysem de “dede de vekâletini bize vermiş, biz kime vekalet vercez. zaten yönetici seçimi olucaktı, oy çokluğu kimdeyse oyumuzu ona verir gelirsin” falan gibisinden cümlelerin daha sert ifadeleriyle toplantıya gitmek zorunda bıraktı beni.

dolaptaki yemeği ısıtıp yedikten sonra zaten saat 9 olmuştu. hemen giyinip “o kadar adamın içinde napıcam ben ya, ne konuşucam” endişesiyle, yöneticiliğindeki son dakikaları olan 6 numaranın evine gittim. “babam acil bi durum olduğu için çerkezköy’e gitti yerine ben geldim. ayrıca “dede” de vekâletini bana verdi” dedim. içeri girdiğimde 11 numarada oturan “talebeler” lakaplı, onların da gerçek isimlerini bilmediğimiz 6 öğrenciyi görünce, tek genç ben olmadığım için biraz rahatladım. 6 kişi aynı evde nasıl kaldıklarını hiçbir zaman anlayamamıştım. ama apartmana bir zararları yoktu ve kimse de şikâyetçi değildi onlardan. yönetici seçiminde tek bir oya sahip olmalarına rağmen muhtemelen bedava çay içip, kurabiye yemek için hepsi birden toplantıya katılmıştı.

apartman yöneticiliği; başka sitelerin apartmanlarında nasıldır bilmem ama bizim apartmanda kimse tarafından istenmeyen bir şeydi. her ne kadar adı “site” de olsa, bizimkinin siteye dair tek özelliği apartmanın bir kapıcısı ve bir yöneticisinin bulunmasıydı. onun dışında ne etrafı çevriliydi ne de bir güvenliği, havuzu falan vardı sitenin. hatta sitedeki diğer binalarda yönetici ve kapıcı bile yoktu, gelenekçi bir apartman falandık herhalde sadece bizde vardı. apartmandaki bütün sorunları üstlenmesinin yanı sıra bir de aidatları topluyordu yönetici. yaptığı bu işten dolayı da “tek kuruş” para kazanmıyordu. ayrıca en zor işti aidatları toplamak, bu nedenle de kimse yönetici olmak istemiyordu.

çaylar geldi gitti, apartmanın sorunları, bir sene boyunca yapılan işler, boya-badana, gelir-gider falan konuşulup tartışılmasının ardından, yöneticilik görevinden kurtulacağı anı dört gözle bekleyen 6 numara; “evet kimler aday” dedi. ama kimseden ses çıkmadı. 4 numaralı elektrikçi hayri abi lafa girerek ”salim ağbi olsun, benim adayım o” dedi. diğer komşular da “evet evet bu işi en iyi salim ağbi yapar” dediler. ben her ne kadar “babam burda yok nası olcak bu iş falan filan” şeklinde lafa girecek gibi olsam da yöneticiliği bize kitlediler. 18 dairenin 16’sı babama oy vermişti. “dede”nin de oyuyla 2 averaj üstünlükle girdiğim yönetici toplantısında resmen tufaya düşürülmüştüm.

asıl sorun bunu yeni yönetici olduğundan bihaber olan babama nasıl açıklayacaktım?..

uğur tosun

hüsnü

abimle birlikte evimizin üç dört sokak yukarısındaki pazar sokağında bulunan ve mahallenin en meşhuru olan popmen erkek kuaförü’nden sıkılmış, hemen çaprazındaki favori erkek kuaförü’ne transferimizi gerçekleştirmiştik. bir iki sene takıldıktan sonra artık daimi müşterisi olmuştuk favori’nin. orta üçe gittiğim seneydi, bayramdan üç gün önce babam; “git şu saçlarını kestir papaza dönmüşün gene, okula nası alıyolar böyle anlamıyorum” diye baskı yapmaya başlamıştı. sanki ben bayılıyordum her gün okula arka kapıdan girmeye. ama kısa saçı sevmiyordum, yakışmıyordu işte. ayrıca abimlerin ikisinin de saçı uzundu, ben neden uzatamıyordum saçlarımı?

okul çıkışı berbere gittiğimde bayram yoğunluğundan dolayı acayip sıra vardı.  ustalardan biri yaşımın küçük olmasını fırsat bilip, “gel senin saçını hüsnü kessin” dedi. hüsnü; benim yaşlarımda, o güne kadar birkaç sakal tıraşına denk gelsem de hiç saç tıraşı yaptığını görmediğim çıraktı. endişeli bakışımı gören usta “bizim saçımızı da hüsnü kesiyo, hadi otur” diyerek beni sakinleştirdi. hüsnü’yle göz göze geldik, kendimi onun yerine koydum ve bu teklifi reddedersem hayatı boyunca büyük bir travma yaşayacağını düşündüm. hüsnü’ye bir fırsat vermeliydim. oturdum koltuğa, örtüyü o kadar sıkı bağladı ki boynuma, nerdeyse boğulacaktım. “biraz gevşet hüsnü” dedim. belli ki heyecanlanmıştı çocuk. “nasıl olsun?” dedi. “çok kısa yapma ama çok da uzun olmasın babam kızıyo sonra” dedim. hüsnü saçımı kesmeye başladığında gayet sakindi. iyi gidiyordu, korkulacak bir şey yoktu. önce saçımın yanlarını sonra üstlerini kesti. bazı yerleri de makineyle aldı. hatta ustalarından görmüş olacak ki, o meşhur makası havada takla attırıp tarağa vurma hareketini bile başarıyla yapmıştı. “helal be hüsnü” diye geçirdim içimden ama şımarmasın diye de sesli söylemedim. ben içimden bunları geçirirken o kulağın tam üst kısmını makasla kesiyordu. sonra “kıt!” diye gelen farklı sesi duydum. kafamı çevirip aynaya baktığımda, kulağımdan akan ince kanı gördüm. “ebeni sikiyim hüsnü kulağımı kestin” diye bağırdım. “hafif bi sıyrık, dur hemen durdururuz kanı” dedi hüsnü. pamukla tampon yapsa da kan taşı da sürse, yarım saat durmadı kan. ustalar; “ya bayram diye makasları yeni bileyledik küçük bi sıyrık, kulaktaki damarlar çok hassas ondan geç durdu kan, kusura bakma uğurcum” diye durumu kurtarmaya çalıştılar. baktım gerçekten küçük bir sıyrıktı. ayrıca elinde ustura ve yeni bileylenmiş makaslara da onların sahip olduğu gerçeğini görerek “önemli değil abi” falan deyip çaresiz evime döndüm. sonra evde iyice düşündüm.. hüsnü’nün psikolojisini düşündüm.. benim kulaktaki hafif çiziğin hüsnü’nün mesleki kariyerindeki yerini düşündüm.. ve kararımı verdim.

bir ay sonra saçlarımı kestirme vaktim geldiğinde yine favori’ye gittim. oturdum koltuğa, ustalardan biri “nasıl olsun?” deyince ben hüsnü’ye dönerek; “hadi hüsnü, geçen seferki gibi olsun, biraz yanlardan biraz üstlerden ama kulağa dokunma” dedim gülümseyerek.

sonraki altı yedi sene boyunca, yani hüsnü askere gidene kadar ondan başkasına kestirmedim saçımı. askerden döndüğünde duydum ki kendine dükkân açmış. ‘hayırlı olsun’a gittim çayını içtim, saçımı kestirdim. sağolsun para almadı benden hatta halı saha maçına falan çağırdı. sonra ona; o askerdeyken başka berber bulduğumdan bahsettim. kararımı olgunlukla karşıladı ve vedalaştık. o gün bugündür hüsnü’yü hiç görmedim..

uğur tosun

o gün sular kesikti

hem okuyup hem çalışmak zordu ama alışmıştım. iki yıl boyunca gecenin üçünde eve gelip sabahın yedisinde kalkıp okula gittiğim günlerden biriydi. sabah kalktığımda suların kesik olması bütün gün olayların olumsuz gelişeceğinin sinyali olmalıydı. final haftasındaydık ve o gün de tarih sınavımız vardı. ben her zamanki gibi hiç çalışmamıştım. sınavın test olmasından kaynaklanan rahatlıkla, elimdeki üç sayfalık ders notuna metrobüste göz atmaya karar vermiştim. ayrıca nasılsa testti sağdan soldan kopya çekebilirdim.

evim avcılar kampüsüne uzak olduğundan sınava geç kalma riskim yüksekti. ilk olarak sabah trafiği eşliğinde otobüsle edirnekapı’ya geliyor ordan metrobüse biniyordum. hava şartlarından dolayı trafik biraz daha fazla olduğundan metrobüse biraz geç ulaşmıştım o gün. avcılar’da metrobüs durağından teknik bilimler binasına sallana sallana yürümek yaklaşık 15 dakikaydı. şimdi buraya çok dikkat:

sınav saati: 09:00
metrobüsten indiğimdeki saat: 09:00
metrobüsten binaya sallana sallana yürüme süresi: 15 dakika
sınav süresi: 10 dakika

bütün bu olanların bilincinde olan ben; kampüsteki koşma süremi 4 dakika olarak hesaplamış, sınavıma 6 dakika süre biçmiştim. üzerimdeki ağırlıklar; şişkin montum, üç sayfalık ders notum ve orta okuldan beri kullandığım sıfır-yedi uçlu uğurlu sarı kalemimdi. silgim yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı. yeni bir rekor için tamamen hazırdım.

ancak metrobüsün kapısı açılıp yere ayak bastığım anda başlayan şiddetli yağmur ve fırtına, karmanın henüz benimle işinin bitmediğinin göstergesiydi. maalesef yağmuru hesaplayamamıştım. şişkin montumun tüylü şapkasını kafama sıkıca bağlayıp hızlıca koşmaya başladım. zamanla, rüzgârla ve yağmurla yarışıyordum. bu bir film sahnesi olsa altta çalan müzik kesinlikle “eye of the tiger” olurdu.

o uzun kampüs yolunu yaklaşık 5 dakikada koştuktan sonra teknik bilimler binasına gelmiştim. ama büyük bir sorunum daha vardı. bölümüm radyo televizyon olmasına rağmen sınavlar hiçbir zaman kendi sınıfımızda olmazdı, genellikle anfilerde olurdu. metrobüsteyken arkadaşımın attığı mesaja göre sınav “elektrik 2” adlı anfideydi. fakat ben nerede olduğunu bilmiyordum ve tam tamına 60 saniye kaybettim. nefes nefese sınıfın kapısını açıp içeri girdiğimde, yaz-kış deri ceket giyen sarışın ve taramalı tüfek gibi konuşan kadın tarih hocamız yüzüme doğru çemkirerek; “nerdesin sen 4 dakka kaldı” dedi. “hocam evim uzak trafik vardı” dedim. “nerde oturuyosun bakıyım sen” sorusuna “izmit’te hocam” cevabını vermemle beni anfinin komple boş olan ikinci kısmına oturtması bir oldu. sınav kağıdımı verirken devam etti: “yalan söyleyen öğrenciyi hiç sevmem, 3 dakkan var hızlı ol”.

işler sarpa sarmıştı. görüldüğü üzere hocada insafa dair hiçbir şey yoktu. 3 dakikada 10 soru yapılmayacak şey değildi ama anfinin ön kısmındaki sınıf arkadaşlarım çatır çatır kopya çekerken, benim parçalanan ciğerlerimi toplamakla meşgul olmam acıların en büyüğünü yaşatıyordu bana. başucumda gözlerini pörtleterek kopya çekmemi tamamen imkânsızlaştıran bir hoca vardı. her soruyu bir defa okuyup “akla gelen ilk cevap doğrudur” hurafesiyle hareket ederek sınavımı tamamlamaya çalıştım. saat dokuzu on geçtiğinde “sınav süresi dolmuştur” diyen hoca, kâğıtları toplamaya benden başlayarak resmen savaş ilan etmişti. ama ben “her finalin bir bütünlemesi vardır” atasözünü hatırlayarak hocaya şirinlik yapmaya devam ettim. insanlara karşı her zaman barışçıl olmuşumdur. keşke o gün sular kesik olmasaydı. her şey çok farklı olabilirdi..

uğur tosun

bütün gün pazar günü kafası yaşıyordum

bütün gün pazar günü kafası yaşıyordum ama günlerden pazartesiydi. hava kararmak üzereydi. sırtımda çantamın ağır yükü, derin düşüncelere dalmış cevahir’in karşı caddesinden hızla yürüyordum. kaldırım çok kalabalıktı. bu; minibüsün de çok kalabalık olacağı anlamına geliyordu. ne kadar hızlı yürürsem minibüs kuyruğunun o kadar önüne geçebilirdim. bir iki ikişiyi solladıktan sonra köşedeki közlenmiş mısır kokusunu derince içime çektim, o rahatlama hissiyle adımlarımı hızlandırdım. cumhuriyet gazetesi’nin karşısındaki duvarda bulunan cumhuriyet’in öncü kadınları sergisine şöyle bir göz gezdirerek jet hızıyla geçiş yaptım. yine içlerinden sadece türkan saylan ve sabiha gökçen aklımda kalmıştı. derken minibüs durağına geldim. normalden 3 kat daha fazla kuyruk vardı şişli-yeşilpınar minibüs durağında. nasıl kaynak yaparımı düşünürken kendimi bir anda minibüsün içinde buldum. tutunacak yer arıyordum. telefonun şarjı bitmek üzere olduğu için müzik dinleyemezdim, zaten kulaklığım da yanımda değildi. yol şimdiden çekilmez hale gelmişti.

şoför hızlı hamleler yaparak kestirme yolları kullanıyordu. mümkün olduğunca ara sokakları kullanarak trafikten kaçıyordu. bense şoförün üç arkasında oturan teyzenin önünde akbaba gibi dikilmiş ineceği anı bekliyordum. son durağa kadar gidecek tip yoktu teyzemde. örnektepe civarında şoför yine trafikten kaçmak amacıyla ters yöne girdi. sokağa girerken elinde tansaş poşetli ve kırmızı tişörtlü adama yol vermedi. adam çok sinirlendi ve el kol hareketi yaptı. bizim şoför de ona hareket çekti ve hızla yolumuza devam ettik. ama arkadan bir ses geliyordu. tansaş poşetli ve kırmızı tişörtlü adam minibüsün peşinden koşuyordu. bunu gören bizim şoför minibüsü durdurdu:

tansaş poşetli ve kırmızı tişörtlü adam: “hem ters yöne giriyon hem de ne artislik yapıyon lan!”
bizim minibüsün şoförü: “ya hemşerim bas git yoluna akşam akşam.”
t.p.v.k.t.a: “sikerim tahtanı in lan aşşşağı şerefsiz!”
b.m.ş: “sen kimi sikiyon lan!!!!”

o anda tam da tahmin ettiğiniz gibi bizim minibüsün şoförü kapıyı açtı, yaklaşık 75 santim civarı odunuyla aşağı atladı. bu arada bütün minibüs dışarıyı seyrediyordu. herkes ayağa kalkmıştı benim inmesini dört gözle beklediğim teyze bile. ben tabi reflekssel olarak biri inince direkt yerine oturduğumdan bir an sevindirik oldum bir sürü boş yer var diye ama sonra bir kavga da minibüsün içinde çıkmasına sebebiyet vermemek için bu fikrimden vazgeçtim. dışarıyı seyre daldım. bizim minibüsün şoforü düşmanının kafasını sert darbelerle odunluyordu. az önce “sikerim tahtanı in lan aşşşağı şerefsiz” diyen adam gitmiş, yerine kedi gibi masum bir adam gelmişti. poşetini yere atmış hızlı adımlarla kaçıyordu. o kaçınca bizim şoför minibüse bindi tam hareket edecektik ki tansaş poşetini savurup kaçan kırmızı tişörtlü adam koşarak minibüsün yanına geldi. yine artislik yaptı, yerden taş almıştı ve kocamandı. bizim şoför yaklaşık 75 santim olan odununu alıp tekrar indi aşağı. adamın taşı atmasına fırsat vermeden kafasına sert bir darbe daha indirdi. sonra da gidip tansaş poşetini çiğnedi ayağıyla. kırmızı tişörtlü adam neye uğradığını şaşırmıştı. minibüsçüden dayak yediğine mi yansın poşetinin ezildiğine mi yoksa bütün minibüsteki yolculara rezil olduğuna mı? ağlamaklı oldu gözleri fakat elinden bir şey gelmiyordu. parmağıyla tehdit işareti yaparak “seni bulacağım oğluuum” dercesine koşarak olay yerinden uzaklaştı. bizim şoför minibüse bindiğinde alkış kıyamet koptu, ıslıklar havada uçuştu. yerinde gözüm olan inmesini beklediğim teyze bile alkışlıyordu.

yirmi dakkalık yolu bir buçuk saatte geldikten sonra son durakta inmeye hazırken, ayaktaki tek yolcu bendim ve oturacak hiç boş yer yoktu. inmesini beklediğim teyze de inmemişti. ilk defa ıskalamıştım. günlerden pazartesiydi ama ben pazar zannediyordum..

uğur tosun

kararsızlık üzerine

şu an bu satırları büyük bir kararsızlık içinde yazıyorum:

gece saat 02:00 ve ben işten eve az önce geldim. kapının kilidini açtım, ev karanlıktı belli ki ev ahalisi çoktan uyumuştu. kapıyı açar açmaz burnuma bir koku geldi. ilk başta tam anlayamadım, o kadar güzel bir kokuydu ki dört saniye boyunca karar veremedim “acaba bu ne kokusu?” diye düşündüm. beşinci saniyede farkettim hemen börekti bu. 

kendi kendime sordum: “akşam yapılmış olsa koku giderdi niye hala canlı bir börek kokusu var?” ayakkabıları koydum dolaba, kapıyı kapadım ve mutfağa daldım, ocakta yemek falan yok. görünürde börek de yok. fırını açar açmaz o güzel kokusuyla beraber böreğin sıcaklığı direkt yüzüme vurdu. kendi kendime gecenin bu saatinde ardı arkası kesilmeyen soruları yöneltmeye başladım:
-yeni pişmiş bu böreğin neden kimse tadına bakmamıştı?
-belli ki akşam yemeği için yapılmayan bu börek ne için hazırlanmıştı?
-abim bu böreğe neden dokunmadan uyumuştu? hiç değilse bir parça alması gerekmez miydi?
-acaba “kermes” falan vardı da börek sabah erkenden oraya mı götürülecekti?
-börek patatesli miydi? peynirli miydi? yoksa ıspanaklı mıydı?
-ya da şu an halüsinasyon falan mı görüyordum, börek falan yok muydu?

bütün bu sorular beynimin içini kemirirken yepyeni sorular sormaya başladım kendime:
-gidip börekten bir parça almalı mıyım?
-bir parça alırsam devamı gelir de kendimi durduramaz mıyım?
-böreğin tadına bakmazsam uyuyabilir miyim?

işte tam şu anda hayatımın en büyük kararsızlıklarından birini yaşıyorum..

uğur tosun

fbi sitemi kapadı kimseyi inandıramadım

8-9 yıl önceydi, web tasarıma henüz başlamışken daha hazır site kurup, sitemynetlerde falan mizah siteleri yaptığım zamanlarda, yepyeni bir site açmıştım. yabancı bir ücretsiz host sitesinde barındırıyorum sitemi. içeriğinde her şey vardı. tabi daha yeni olduğum için bu işlerde, gece gündüz uğraşıyorum sitemin hit alması için ne bulursam koyuyorum program, oyun, fıkra, müzik vs..

arkadaşlarıma da söylüyorum “bakın bu benim sitem girin ziyaret edin” falan ama kimse oralı olmuyor. arkadaşlık sitesi ‘yonja’nın yeni çıktığı zamanlar tabi herkes manita derdine düşmüş. ben ise site yapmakla kafayı bozmuşum. hani o zamanlar amacım neymiş hala daha anlamış değilim. tabi internetten tanıştığım benim gibi web siteleriyle uğraşan manyak arkadaşlarım da yok değildi.

sitemde yok yoktu, her türlü programın linkini, setupını, crackini yüklüyorum siteye. neyse aradan 1-2 ay geçti okullar kapandı, yaz tatiline girdik, ben antalya’ya gittim 10 günlüğüne ama aklım hep web sitemde, bana ne faydası varsa..

tatildeyken 3-4 gün geçti arkadaşım aradı.
- oğlum senin siteni hacklemişler lan.
- siktir git lan nasıl hacklicekler. kim hackleyebilir?

derken hemen koştum en yakın internet cafeye bir de baktım ki sitem otomatik olarak “fbi - cyber crime” sitesine yönleniyor. sisteme şifremi giriyorum, giriş yapıyor ancak “deactive account” uyarısı alıyorum. sitemin yönlendiği sayfada ingilizce yazılar yazıyor, hemen aldım elime ingilizce sözlüğü başladım çevirmeye (zaten o zamanlar ingilizce hazırlıktan yeni çıktığımız için ingilizcem de fena sayılmazdı):

“bu site aşağıdaki sebepler yüzünden kapatılmıştır:
- lisanssız program, serial, crack yayınlamak,
- banka hesaplarına girmek,
- porno içerikli yayın yapmak
- ……”

diye devam eden 10 tane madde vardı sanırım. ben tabi deyim yerindeyse “yusuf yusuf” oldum. koskoca fbi’ın işi gücü yok da benimle mi uğraşacak? diyordum ama hacklenmiş olsa sisteme hiç giremezdim, şifrem geçersiz olurdu ve fbi’ın resmi sitesine yönlenmezdi. basbayağı fbi sitemi kapatmıştı. tamam lisanssız program yayınladığım doğru ama porno ne abi? ne işim olur benim pornoyla?

tabi ben internet cafe’den girdiğim için hemen o hesaba ait bütün mail hesaplarımı kapadım, taktım güneş gözlüğümü saçlarımı da sarıya boyattım. tatilime devam ettim ve o gün bugündür hiçbir sitemde illegal birşey yayınlamadım.

ne yalan söyleyeyim hiç üzülmemiştim o sitenin kapandığına çünkü amaçsız yayın yaptığım bir siteden kurtulmuştum, kafam rahattı. kime anlattıysam da inandıramadım fbi’ın sitemi kapattığına..

uğur tosun

son çare

üniversitedeyken en az 3-4 hafta tartışmıştık kadın programlarını, hani şu hiç kimsenin izlediğini bir türlü kabul etmediği ama nasıl oluyorsa totalde ilk 100’e giren gündüz kuşağı kadın programlarını.. ama bir program vardı ki hiçbirimizin aklı ermiyordu hala yayının nasıl devam ettiğine. çünkü programda küfürler havada uçuşuyordu, cehalet ön safhada, her bölümün ana konusu cinsellik. tamam program flash tv’de olduğu için diğerleri kadar reyting almıyordu belki ama rtük’ün bu programı görmemesi imkansızdı. çünkü programın bazı bölümleri video paylaşım sitelerinde tıklanma rekoru kırıyordu. ne yalan söyleyim çok komikti gerçekten ama bir o kadar da acı bir durum vardı ortada, ağlanacak halimize gülüyorduk. ‘trajikomik’in kelime anlamını tam olarak bu programda anladım ben.

programın sunucusu konuklarını azarlıyor, gerektiğinde stüdyodan kovuyor, hangi kameraya bakarak küfür etmesi gerektiğini konuklarına gösteriyor, açıkcası işini çok iyi yapıyordu. programda ‘gerçekliğe’ vurgu yapılıyor. “bu programda senaryo yok! her şey gerçek” deniyor. zaten programa katılanların hepsi seçmece. “doğum tarihiniz ne?” sorusuna “muş” cevabı veren kadın mı? eşekle nasıl ilişkiye girdiğini anlatan adam mı? yoksa kendisini terkedip başka adama kaçan, karısı için ağlayan muhsin mi? ne ararsanız hepsi bu programdaydı.

evet yalçın abimizin programından bahsediyorum “yalçın çakır ile acı umut”. fenomen haline gelmiş, telefondaki konuğuna “şerefsiz” deyip ondan da aynı cevabı alınca “doğru konuş canlı yayındasın” diyen, programı flash tv’de yapmasına rağmen reytingleri zorlayan (bence) zeki bir insan. yanlış hatırlamıyorsam sonradan da “son çare” olmuştu programının adı.

bugün aklıma geldi birdenbire ve sordum kendime: “acaba hala devam ediyor mu ‘yalçın abimiz’in programı?” öğrendim ki hiç ara vermemiş, programın adı sürekli değişerek yine aynı kanalda ve aynı tarzda devam ediyormuş.

şimdi “hem bu programları eleştiriyon hem de bu kadar iyi nerden biliyon kiğ??” şeklinde sorduğunuzu hissediyorum. dedim ya; okuldayken bu programların üzerine çok gitmiştik ve dolayısıyla çok araştırma yapmıştık, küfür ve cinsellik içeren kısımlarını toplayıp bir dosya hazırlamıştık rtük’e göndermek üzere. ama sonra gönderdik mi göndermedik mi hatırlamıyorum. mezuniyet derdine düşmüştük, o arada kaynadı sanırım.

ne diyelim ki.. biz hala izlemediğimizi iddia edelim bu programları, onlar da yayınlarına devam etsinler. haa yok mu kaliteli programlar? var tabi ki.. 

..ama ‘reyting kaygısı’ ile ‘medya etiği’ kavramlarının çatıştığı bir zaman diliminde bütün yayınların kaliteli olmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

uğur tosun